Jeneratörler, elektrik kesintilerinde en çok aranan makinelerdir. Pratik işlevleri sayesinde çok işe yararlar. Zira pek çok endüstriyel kuruluş başta olmak üzere havaalanlarında, iş merkezlerinde, hastanelerde elektrik kesintilerine karşı işlerin aksamaması için büyük jeneratörler kullanılır. Peki ama jeneratörler elektriği nasıl üretir?
Jeneratörler, hareket enerjisini (kinetik enerji) elektrik enerjisine dönüştüren makinelerdir. Ancak bu hareketin sağlanması yani elektrik kesildiğinde jeneratörün devreye girmesi için yine elektrik, petrol gibi enerji türlerine ihtiyaç duyulur. Devreye giren jeneratör, manyetik alan içerisinde bulunan iletkenin dönmesini sağlar ve o iletkende elektrik akımı oluşur. Böylece hareket enerjisi elektrik enerjisine dönüştürülmüş olur. Eğer jeneratör otomatik olarak devreye giriyorsa, 15-20 saniye sonra tekrar elektrik üretilmeye başlanır veya hiç güç kaybı olmadan jeneratör elektrik üretmeye başlar. Elle çalışan bir jeneratör ise birisi tarafından çalıştırılması gerekir. Bu tip jeneratörler daha çok geçici elektrik enerjisi verilen yerlerde kullanılır.
Elektrik santrallerinde jeneratörlerin elektrik enerjisi üretmesi için gerekli olan hareket enerjisi değişik yollardan sağlanır. Termik santrallerde kömür, fuel-oil gibi fosil yakıtlar yakılarak kazandaki su buhar haline getirilir. Oluşan yüksek basınçlı su buharı türbinin hareket etmesini sağlar ve elektrik enerjisi üretilir. Nükleer santrallerde ise kazandaki suyun buharlaştırılması nükleer enerji ile sağlanır. Hidroelektrik santrallerde barajda biriken su yüksekten hızla akarak türbinin kanatları üzerine düşer. Böylece türbine bağlı jeneratörden elektrik enerjisi elde edilir. Bu yollarla üretilen elektrik, kablolar yardımıyla transformatöre getirilir. Burada elektriğin voltajı düşürülerek taşımaya uygun hale getirilir ve iletim hatlarıyla çok uzak mesafelere taşınır. Bu sistem basit gibi görünse de, günümüzde elektrik enerjisi üretmenin en etkili yöntemidir.
Bitkiler iki önemli sebepten dolayı köke ihtiyaç duyarlar. Birincisi kendilerini toprağa bağlı tutmaları için, ikincisi de topraktaki suyu ve mineralleri emmek içindir.
Çoğu bitkinin kökü toprakta büyür. Kökler, uçlarının uzaması suretiyle devamlı olarak toprakla temas halindedir. Kökün yüzeyinden topraktaki suyu ve mineralleri emen binlerce küçük tüy çıkar. Bazı bitkilerin, kazık kök adı verilen şişman ve yuvarlak kökleri vardır. Çimenlerin lifli kökleri vardır. Bol miktarda lifli köklerden oluşan topraklar erozyondan da korunur. Ağaçlarda yetişen bazı tropikal orkidelerinde süngerimsi yumuşak kökleri vardır.
Havuç, kazık köklü bitkilere iyi bir örnektir. Toprağın altındaki tüm nemi emen büyük bir kök üzerinde yetişir. Bu kök aynı zamanda yenilebilir.
Roket, yakıt ve oksijen yakarak havada ve uzay boşluğunda yol alan bir araçtır. Eğlence gösterilerinde atılan havai fişekler de birer küçük roket türüdür.
Roket, ilk 1232 yılında Çinliler tarafından savaşta kullanılmıştır. Daha sonra gelişmiş roket ve roket üretimi başta Avrupa’da olmak üzere büyük ölçüde artmıştır. Daha etkili savaş silahlarının olması o dönemde roket kullanımını bastırdı. Roketler daha çok eğlence gösterilerinde kullanılıyordu. İngiliz bilidim adamı Sir William Congreve, 1800′lü yılların başında savaşlarda kullanılabilecek çok etkili roketler geliştirdi. Bu roketler İngiliz savunmasında da kullanıldı.
Herhangi bir roketin uydu yörüngesine oturabilmesi için saatte 28.000 km hıza ulaşması gerekir. Aynı roketin dünyanın kütleçekim kuvvetinden kurtulabilmesi için ise hızının saatte 40.000 km hıza ulaşması gerekir. Bu hıza “kurtulma hızı” denir.
Isırgan otunun diğer bir adı gidişken otudur. Adı üstünde deriyle temas ettiğinde kızarıklığa ve kaşıntıya neden olur. Bu yüzden insanlar ısırgan otunu zararlı bilir fakat kızarıklık ve kaşıntı yapmasının dışında çok faydalı bir bitkidir.
Isırgan otunun yaprakları ve dalları özünde formik asit bulunan ve tahrip edici özelliğe sahip bir sıvı ile dolu dikenlerle kaplıdır. Bu dikenlerin her biri iğne niteliğindedir ve deriyle temas etmesi durumunda içindeki sıvıyı aktarır. Bu da o bölgenin kızarmasına ve kaşınmasına neden olur. Daha önce ısırgan otuna el sürenler iyi bilir, gerçekten hiç hoş olmayan bir durumdur.
Çoğumuz fen bilgisi derslerinden fotosentez konusuna aşinayızdır. En basit tanımıyla fotosentez, bitkilerin nefes alıp vermesidir. Fakat bu konu biraz irdelendiğinde daha farklı bir hal almaktadır.
Bitkiler fotosentez yapabilmek için yapraklarındaki klorofil adı verilen hücrelere ihtiyaç duyar. Bu hücreler güneşten gelen ışığı depolar ve kimyasal enerjiye dönüştürür. Bu kimyasal enerji genelde nişasta olarak depolanır ve daha sonra bitkinin gelişip büyümesi için kullanılır. Fotosentez bitkilerin hem solunum yaptığı, hem de kendi yiyeceklerini ürettiği bir işlemdir.
Bitkiler, fotosentez yaparak biz insanların dış dünyaya bıraktığı karbondioksit gazını temizler ve bizler için temiz hava oluşturlar. Bu yönüyle eşsiz varlıklar olan bitkilerin bu özelliği, onları diğer canlılardan ayıran en önemli özellikleridir.
Yapılan bilimsel çalışmalara göre Polonyalı bir bilim adamı bitkilerin bilgileri hatırlama ve yanıtlama yeteneği olduğunu belirlemiştir. Bitkilerin bilgileri sakladıkları ve ona göre hareket ettiklerini belirtmektedir.
Plant Cell adlı dergide yayınlanan bir deneyde, aynı tür iki bitkinin birincisine 1 saat ışık tutulduktan 24 saat sonra bitkiye bir virüs enjekte edilip bitkinin hastalanması sağlanıyor. Ancak bitkinin bu virüse karşı yoğun bir şekilde karşı koyduğu gözleniyor. İkinci bitkiye ışık tutulmadan aynı tip virüs enjekte ediliyor. Fakat bitkinin bu virüse hiç karşı koyamadan hastalandığı kaydediliyor. Araştırmacılar, bitkinin o ışığı hatırlamasını sağlayan bir bellediğini olduğunu, belleğinin sayesinde patojenlere karşı bağışık sistemlerini güçlendirdiği, değişen ışık koşullarında hızlı ve sağlıklı büyüdüklerini ifade ettiler.
Güneş, birçok hava katmanından oluşan sıcak bir gaz kütlesidir. Astronomlar Güneş ile ilgili birçok gerçeği bazı ekipmanlar sayesinde ortaya çıkarmışlardır.
Astronomlar bu ekipmanlar ile Güneşin gazlarında inceleme yapmış, Güneş içerisinde bulunan elementlerin ne kadar farklı olduğunu incelemiş ve gözlerine zarar vermeden Güneşin fotoğraflarını çekmişlerdir. Son olarak bu cihazlar sayesinde Güneşten gelen radyo dalgalarını incelemişlerdir.
Atmosfer, Güneşin radyasyonunun büyük bir kısmını kestiği için bilim adamları inceleme yaptıkları bu cihazları atmosfere göndermişlerdir. Bu tür uzay araştırmaları ile Güneş hakkında daha detaylı bilgiler elde edilmiştir.
Güneş olmasa dünyada hayat olmazdı. Birçok şeyin yanında atmosfer donar, bitkiler yaşamaz ve yağmur olmazdı.
Çoğumuz bir maddenin yapı taşının atom olduğunu fen bilgisi, kimya gibi derslerde öğrenmişizdir. Atom çekirdeğini oluşturan proton ve nötronlar eşit sayıdadır. Bir dengesizlik söz konusu olduğunda yani nötronların sayısı protonlardan fazla ise kararsız bir yapı gösterirler ve alfa, gama, beta gibi gözle görülemeyecek ışınlar yayarak parçalanırlar. İşte bu ışınlara radyasyon adı verilir.
Günlük hayatta radyasyon yayan bir çok cihaz/makina kullanmaktayız. En basitinden alışveriş merkezlerinde güvenlik için kullanılan X-Ray cihazları, cep telefonları, masaüstü bilgisayarları, televizyon ve muayenede kullanılan röntgen makinaları buna en iyi örneklerdir. İyonlaştırıcı radyasyon yayan bu cihazlar/makinalar sağlık açısından son derece tehlikelidir. Özellikle hamileler için büyük risk taşır. Bu yüzden hastanelerde hamileler radyasyon yayan makinalardan uzak tutulurlar.
İyonlaştırıcı radyasyon biz farkında olmadan da vücut organlarımıza etki edebilir. Taşıdığı yüksek enerji sayesinde hücrelerimize zarar vererek kansere, sakat doğumlara, erken ölüme ve bir çok probleme davetiye çıkarabilir. Ayrıca çevreye atılmış radyasyon yayan maddeler de insan, hayvan ve bitkilerin sağlığını etkiler. Bu tür maddelere radyoaktif maddeler denir.
Dünya’nın merkezinde bulunan bir magnetik kuvvet vardır. Bu kuvvet sayesinde havaya atılan herhangi bir cisim yere tekrar düşer. İşte buna “çekim kuvveti” adı verilir.
Yer çekimi kuvveti, Dünya üzerinde bulunan arabaların hareket etmesini, insanların yürümesini, akarsuların akmasını, ağaçların yerinde kalmasını ve bir çok cismin sabit kalmasını ve hareket etmesini sağlar. Ay’ı ve yıldızları yörüngesinde tutan yine yer çekimi kuvvetidir. Yer çekimi kuvvetinde çok az artma ya da azalma olsa tüm yıldızlar birbirine çarpar hatta evren yok olabilir. Kısacası evrenin belirli bir sistem dahilinde var olmasının şartlarından birisi yer çekimi kuvvetidir. İnsanlık ve evren için bu kadar önemli olan yer çekimi kuvveti, Isaac Newton adında bir ingiliz fizikçi tarafından kafasına elma düşmesi sonucu bulunmuştur.
Yer çekimi kuvvetine en çok karşı koyan cisim bulutlardır. Öyle ki, yer çekimi kuvvetiyle hiç alâkaları yokmuş gibi havada asılı dururlar. Tozlar ve polenler de bu konuda iyi birer örnektir.
Yıldızlar, evrene saçılmış yanan gaz toplarıdır. Hem ısı, hem de ışık saçarak milyonlarca yıl yaşarlar. Geceleri gökyüzüne bakıldığında birer inci gibi dururlar.
Yıldızlar nükleer füzyon adı verilen bir süreç ile enerji üretir. En soğuk yıldızlar loş ve kırmızı, en sıcak olanlar ise mavi ve beyaz ışık saçarlandır. En soğuk yıldızların yüzeylerindeki sıcaklık yaklaşık 3.500, en sıcak yıldızların yüzeylerindeki sıcaklık ise 40.000 derecedir.
Toz ve gaz yer çekimi sayesinde birbirine çekildiğinde ve büyük bir füme meydana getirdiklerinde yeni bir yıldız doğar. Nükleer füzyon meydana gelinceye kadar ısınır ve gökyüzünde yeni bir yıldız daha belirir.
Yıldızlar, tüm yakıtlarını kullandıkları ve harcadıkları zaman yok olurlar. Ancak bu süreç milyonlarca yıl sürer. Yıldızlar yok olmalarının sonlarına doğru nükleer füzyona güç verecek hidrojenden mahrum kalmaya başlar. Böylelikçe soğur ve kırmızı bir yıldız halini alır.
Deprem, yeri sallayan bir sarsıntıdır. Sallantının başladığı noktaya deprem içmerkezi denir. Bu içmerkezin üstünde ve ona düşey konumda olan noktaya da deprem dışmerkezi denir.
Yeryüzü kabuğu oynayabilen ve kırılabilen kayalık tabakalardan oluşur. Bunlar, uzun ve yavaş hareketler ya da çeşitli jeolik olaylar sonucu bazen aniden büyük bir şiddetle kırılabilir. Bu kırılmalar depreme neden olur. Eğer deprem şiddetli olursa, eşyalar sallanır, binalar yıkılır, yer yükselir, barajlar yıkılır ve su baskınları olur. Ancak her depremin şiddeti bir değildir.
Deprem, günümüz de bir çok insanın korku kaynağıdır. Ne zaman, nerede olacağını bilmek imkansızdır. Yeni yapılan binalar, okullar ve hastaneler ne kadar depreme dayanıklı olarak inşa edilsede, yüksek şiddetli depremlere dayanamazlar. Bulunduğumuz konumda depreme karşın önlemlerimizi almalı, gerekli araç ve gereçleri deprem esnasında kolayca ulaşabileceğimiz yerde bulundurmalıyız.
Ağaçlar, mevsimlere göre yaprakların, çiçeklerin, meyvelerin büyüyüp düştüğü dallardan, bir gövdeden ve yere sabitlenmiş köklerden oluşur. Tüm canlılar gibi ağaçlarında beslenmeye ve hava solumaya ihtiyacı vardır.
Ağaç kendi besinini kendisi üretir. Kökleri toprağın altından suyu ve mineralleri çeker. Bu ağacın öz suyunu oluşturur. Bu özsu yapraklara kadar ulaşır. Yapraklar da havadaki karbondioksiti emer. Yapraklara yeşil rengi veren bir bileşen, yani krolofil sayesinde ağaç, güneş enerjisini kullanarak su ve karbondioksit gazını besine dönüştürür. Bu işleme fotosentez adı verilir.
Ayrıca ağaçlar insanların en büyük ihtiyacı olan oksijeni de üretip havaya karıştırır.
Her haber bülteninden sonra muhakkak hava durumu bilgilendirmesi yapılır. Böylece kar, yağmur ve rüzgara karşı tedbirler alırız. Belki bazıları bu yağmur neden yağar, yağmasına ne sebep olur diye merak eder. Aslında yağmur yağmasının basit bir nedeni vardır. Merak edenler için işte cevap.
Deniz, nehir ve göllerdeki sular sıcak havanın etkisiyle buharlaşarak atmosfere yükselir. Gaz haline dönüşen su damlacıkları, yükselirken soğuk hava katmanı ile karşılaşır ve tekrar su damlacıkları haline dönüşür. Havada yan yana gelen milyonlarca su damlacıkları gözümüze bulut gibi görünür. Bu damlacıklar yanındakilerle birleşerek ağırlaşır ve yer çekimine karşı koyamayacak ağırlığa ulaştığında yer yüzüne yağmur olarak geri düşer. Bu olaylar ortalama bir hafta çerisinde gerçekleşir.
Bulutlar hareket ettiği için yağmur geniş bir alana yağar. Bugüne kadar tesbit edilmiş en yoğun yağış, 26 kasım 1970 yılında Guadaloupe’de yağmıştır. Neredeyse bir dakikada içerisinde 3.5 santimetre yağmur yağmıştır.
Güneş ve Ay başta olmak üzere gök cisimlerinin çekim gücüne bağlı olarak deniz ve okyanuslarda meydana gelen su hareketlerine gelgit veya diğer adıyla med-cezir denir. Bu olay zaman zaman Dünya’nın farklı noktalarında gözlenir.
Ay’ın çekim gücü Dünya’ya yakın olması sebebiyle Güneş’e nazaran daha yüksektir. Bu nedenle Ay deniz veya okyanus üstüne geldiğinde suyun yükselmesine neden olur. Buna gelim denir. Deniz veya okyanusun etki alanı dışına çıktığında ise su alçalır. Buna da gidim denir. Ay Dünya’ya ne kadar yakın olursa, meydana gelen gel-gitler de o kadar büyük olur.
Gel-git olayı günde iki kere gelim, iki kere de gidim şeklinde gerçekleşir. Gel-git her gün, bir önceki güne göre 50 dakika gecikir. Bu gecikmenin sebebi ise Ay ve Güneş günü arasındaki farklılıktır. Gelgit olayı Atlas Okyanusu’nun sığ kıyılarında sıklıkla gözlenir. Çekim sırasında kumsalı kaplayan su bir süre burada kalarak daha sonra açıklara doğru çekilir.
Doğal mıknatıs ya da diğer bir adıyla mıknatıs taşı, siyah renkte bir demir oksit bileşiğidir. Metali, çeliği ve özellikle de demiri yoğun bir şekilde çekme özelliği gösterir. Bu çekim kuvvetine ise “manyetik güç” adı verilir.
Doğal mıknatıslar doğa da çok az bulunur. Bu yüzden günümüzde daha çok yapay mıknatıslar kullanılır. Demir, nikel ve kobalt gibi maddeler bir takım işlemlerden geçirildikten sonra yapay mıknatıs elde edilir. Bu mıknatıslar yassı, silindir, çubuk ve U şeklinde olabilir.
Mıknatısların kuzeye yönele ucu N (North), güneye yönelen ucu ise S (South) olarak tanımlanır. Aynı kutuplar birbirini ittiği gibi, zıt kutuplarda bir birini çeker. Örneğin; pusulanın iğnesi manyetikleştirilmiştir ve dünyanın manyetik gücü bu iğneyi kuzey yönünde çeker. Böylelikçe pusula ile yön bulmamız mümkünleşir.
Mıknatıslar günlük hayatımızda bir çok alanda kullanılır. Örneğin; pusula yapımında, telefon kulaklıklarında, radyo, televizyon, buzdolabı, oyuncak ve bir takım elektrikli cihazlarda kullanılır.
Gereksiz gibi görünen kuyruk hemen hemen her hayvanda vardır. En basitinden sokak hayvanlarının kuyruklarını sallaya sallaya dolaştıklarını görürüz. Köpekler mutlu olduğunda kuyruğunu sallar, kediler ise dikkatini birşeye verdiğinde kuyruğunu havaya diker. Aslında bunların tümü hayvanlar için birşey ifade eder.
Hayvanların kuyruklarının olmasının savunma, vücut ısısını dengeleme, sıçrama, dengede kalma, tutunma, yüzme ve tırmanma gibi birçok işlevsel nedeni vardır. Herşeyi kusursuz ve mükemmel bir biçinde yaratan Allah Teâlâ, hayvanlara da kuyruğu hayatlarını kolaylaştırmak için vermiştir.
Örneğin kangurular dinlenirken kuyruklarını destek amaçlı kullanırlar. Aynı şekilde sıçrarlarken ve yere düşerken de kuyruklarını denge amaçlı kullanr. Maymunlar kuyruklarının sağlamlığı nedeniyle dalda ters asılı bir biçimde kuyrukları vasıtasıyla durabilir. Suda yaşayan balıklar kuyrukları sayesinde haraket eder. Tilkiler gecenin soğuğundan korunmak için kuyruklarını bir yorgan gibi kullanır. Yaz aylarında sivrisinekleri başından defetmek isteyen inek ve mandalar kuyruklarını sallar. Kertenkelelerin kuyrukları ise çok naziktir. Düşmanı peşinde olduğunda kuyruğunu bırakır. Canlı olduğu için kuyruk bir müddet hareket eder. Kertenkele ise bu sadeye düşmanından kaçmak için zaman kazanır.
Atmosfer ısındıkça ve soğudukça, genişler ve büzülür. Bu da basınçta ve hava hareketlerinde değişiklikliklere sebep olur.
Bulutlarda su damlacıkları bulunur. Bulutların üzerinde bulunan su damlacıkları pozitif, altında bulunanlar ise negatif enerji yüklüdür. Bu negatif enerji, dünyadaki veya diğer bulutlardaki pozitif enerjiyi çekebilecek kadar yakınlaştığında, elektrik enerjisi ışık patlaması şeklinde dışarı çıkar. Böylelikçe şimşek çakmış olur. Buna aynı zamanda “gök gürültüsü” adı verilen yüksek sesli bir gürültü de eşlik edebilir. Bunun nedeni havanın çok yüksek bir ısıda ısınması ve genişlediğinde de çıkardığı patlama gürültüsüdür. Işık havada sesden daha hızlı yol aldığı için ilk önce şimşeğin ışığını görür, sonrada sesini duyarız.
Paratoner şimşeği alarak toprağa iletir. Böylece bizleri şimşekten korur. Yağmur yağarken şimşek çakıyorsa metal ve demir eşyalardan uzak durmalıyız.
Yanardağ ya da volkan, Dünya’nın iç tabakalarında bulunan kaya parçalarının, gazların ve lavların yerkürenin altı ile üstünü birleştiren bir bacadan püskürdüğü dağa verilen addır.
Yerküre kabuğu hareketli plakalardan oluşur. Bu plakalar kırılır, kayar, sıkışır ve kıvrılır. Bir volkan, iki plakanın birbirinden uzaklaştığı yerde ya da iki plakanın ortasında meydana gelir. Yerkabuğunun kırılması, yeraltındaki magmanın fışkırmasına neden olur. Bu olaya volkan püskürmesi adı verilir. Magma, yeraltından yaklaşık 150-700 kilometre aralığında bir derinlikten yüzeye çıkar. Bu ilerleme “magmatik oda” denilen bir yeraltı çukuru yaratır.
Beynimiz, biz uyurken bile tam olarak dinlenmez. Rüyalar yaşadıklarımızın izleri, etkileri ve anılarından oluşur. Bazen kötü ve korkulu rüyalar görürüz. Bunlar ise kabustur.
Belki de beynin zehiridir rüyalar, ruhun panzehiri…
Elektro-ansefalogram ile yapılan tıbbi bir incelemede beyinin rüya sırasındaki elektrik faaliyetleri görülebilmektedir. Her gece herkes, bebekler bile rüya görür. Rüyanın bizi uyandırması hariç rüyaları belli belirsiz hatırlarız. Beyinin iyi çalışması için gerekli olan rüyaların sırrı henüz çözülmemiş olsa da, rüya görmek doğal ve sağlıklı bir olaydır.